http://cigdemmobilya.com/malito/kupit-hmuriy-nikolsk.html

Bir Suriye Romanı’nın Hikayesi

Bir Suriye Romanı’nın Hikayesi

http://www.tuvandaihoc.96.lt/good/zakladki-shishki-ak47-v-zime.html Gönderildi.Eser Alpkaya in 3. Sayı, Adım Dergisi, Kitap & Dergi & Blog, Kültür Sanat, Yazarlar

что такое марракеш наркотик Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü ile tesadüfen tanışmamızın hikayesini anlatmak istiyorum. Bu hikaye aynı zamanda Bir Suriye Romanın Hikayesi. Diğer birçok değişle savaşın, mültecilerin ve aslında şu anda içinden geçtiğimiz zaman diliminin hikayesi.

бошки в Лакинске Sakarya’da herkes bilmez ama yaklaşık 11 yıldır, her cumartesi Sait Tanış Kültür Merkezi’nde toplanan bir fikir kulübü var. Herkes bilmez çünkü kendi halinde bir arkadaş sohbeti kıvamında yapılmakta toplantılar. Fikir kulübü deyince genç üniversite öğrencilerinin merkezinde olduğu bir oluşum düşüncesine kapılır-sanız yanılırsınız. Hepsi işinde gücünde, kimisi belki de ununu elemiş eleğini asmaya az kalmış denecek bir yaşta. Aralarında akademisyenlerde var, avukatlarda, ticaret erbapları da; ülkücüsü de, milli görüşçüsü de, sosyalisti de. Tek eksik noktası biraz erkek egemen bir yapıda olması denebilir. Onun dışında bu ortamı yıllardır devam ettirebilmeleri kanımca feyz alınması gereken bir durum.

enter Yapılan bu toplantılarda gündemde olan konular tartışılır çoğu zaman tanıdık bir vekil, parti başkanı, yazar ya da akademisyen konuk olarak davet edilir ve toplantı onun merkezinde devam eder. Sakarya’da tanıştığım değerli insanlardan Zülal Ünlü’nün beni oraya götürmesiyle bende fırsat buldukça bu toplantılara katılmaya çalıştım. Son olarak Mart ayının başında İbrahim Gazioğlu (Yörük İbrahim) ile birlikte toplantıya katıldık. Malum seçim öncesi. Gündem ve tartışmalar onun üzerine. Bu haftaki konuklardan birisi ismini vermeyelim Sakarya’da vekil aday adaylarından birisi. Partinin ismini vermeyelim ama hadi ufak bir ip ucu olarak; şu herkesin aday olmak isteyeceği partiden aday olmuş değerli abimiz. Ama yine de kervana hücum edenlerin mizacına pek benzemiyordu kendisi. Biraz ver yansın içinde. Çünkü 70’in üzerinde aday adayı var. O bu süreçte yaşadıklarını dobra dobra anlatıyor. Ona neden sen aday olmuyorsun, senin gibilerini mecliste görmeyi isteriz deyipte, adaylığını açıkladıktan sonra nasıl yalnız bırakıldığını, işin teorisini yapıp, sahasına inince tekrar anladığını; teori ile pratik arasında dağlar kadar fark olduğunu ama her şeye rağmen bu sürecin ona çok şey kattığını…

Velhasıl İsmail Keskin ile de tanışmamız o gün oldu. Bizim jenerasyondan diyebileceğimiz bir yaşta. 1984 Bi-lecik doğumlu. Boğaziçi Tarih mezunu. Kendi yaptığı işi uzlaşmacı tarih anlayışı olarak tanımlıyor. Bu kapsam-da birçok çalışmanın içinde bulunmuş. Son dönem çalışmalarında tarih ve edebiyatın barış ve uzlaşı kültürü üzerine olası katkıları üzerine yoğunlaşmış. Bu çerçevede o gün orada bulunan dinleyicilere böyle bir kitabı neden yazma gereksinimi duyduğunu ve hikayenin nasıl ortaya çıktığını anlatarak Kaktüs Çiçeğinin Sürgünü ile bizi tanıştırdı. Aslında başka bir roman üzerine çalışıyormuş. Ancak Suriye’deki iç savaşın ve Türkiye’ye sığınan mültecilerin giderek artması onda böyle bir roman yazma gereksinimi oluşturmuş. Özellikle Edirne’ye yaptığı bir yolculuk sırasında kararını kesinleştirmiş. Edirne’ye giden bir otobüste ilk etapta nereli olduklarını anlayamadıkları daha sonra Suriyeli bir aile oldukları kanısına vardığı bir aileden yola çıkarak, gerçek bir hikayeyi kurgulamış yazar.

Bilenler bilir Türkiye’ye giriş yapan mültecilerin ilk hedefi çoğu zaman eğreti bir sandal ya da bot ile Yunanistan’a geçmektir. Çoğu bir süre İstanbul’da kaçak olarak çalıştıktan sonra Yunanistan’a geçer. Orada bir süre kaldıktan sonra kaçak pasaport ile Fransa’ya ora-dan Almanya üzerinen Norveç İsveç gibi İskandinav ülkelerine ya da İngiltere’ye. Batı’ya yani umuda yapılan bir yolculuktur bu. ‘Şanslı’ olanlar başarıyla tamamlar. Tabii daha sonra bulundukları ülkede yaşanan bin bir türlü sıkıntılar. İkinci sınıf vatandaş olarak hayatlarını devam ettirecek olmaları ve geri gönderilme riski. Bir gurbetçi çocuğu ve eski bir gurbetçi olarak bana hiç yabancı gelmeyen bir hikayeydi bu. Afganistanlı, Suriyeli, Iraklı tanıdığım birçok arkadaşımdan farklı versiyonları duymuştum bu hikayenin.

 

Yazar bu ailenin neden Edirne’ye gittiğini şu şekilde sorguluyor kitabın girişinde:

Edirne’den Yunanistan’a geçilir. Edirne’den Bulgar-istan’a geçilir ama bilhassa Yunanistan’a geçilir. Oto-büsler asfalttan, trenler demiryolundan, mülteciler tarlalardan ve sonrasında plastik botlarla Meriç nehrin-den…”

Mülteciler.. bu şekilde anlatıyor mültecileri yazar bize.. biraz da yüzümüze vurur bir şekilde..

Fakat bir anlatıcı olarak çağımın yükü omzumda ve biliyorum ki bu çağda mülteciler kimsenin umurunda değil. Televizyonda gördüğümüz haber mülteciler hakkında ve acıklıysa onlara üzülüyor ve belki bir iki damla gözyaşı döküyorsunuz. Yok, bir işte çalışmışlar, üstelik hakları gasp edilmiş de onlar buna tepki göstermişse yuhlayıp tepki gösteriyor, ‘ Ne işi var bunların burada, yollayın gitsinler’ diyorsunuz. Ya da verdiğiniz tüm tepkiler harika, çok duyarlı ve insancılsınız ama günün sonunda gün akıyor ve siz de ‘ne yapabilirim ki’ deyip işinize bakıyorsunuz. “Savaşa karşı herkes bir şey yapabilir!”

Evet savaşa karşı hepimiz bir şey yapabiliriz. Bir futbol maçı izliyormuş gibi taraf tutmaya meyilli siya-setçilerin, onların altında palazlanan ulema sınıfı misali  sadece suyun akış yönünde seyreden akademisyenlerin dışında samimi olarak savaşa karşı ne yapılabilir? “Bit-miş bir savaşın ardından uzlaştırıcılık ve arabulucuk görece olarak daha güvenli ve daha kolaydır ama ya or-tada sonu görünmeksizin sürüp giden bir savaş varsa? Pek yaman ve cevabı herkese göre değişebilecek bir soru ama cevabın herkes için başlangıç noktası aynı ve basit:

Kimseden bir talimat beklemeden barış için kendi adı-na ne yapabileceğini uzun uzadıya düşünmek ve yine kimseden bir işaret beklemeksizin, kendi kendine karşı sorumlu hissederek elinden geleni yapmak. En önemlisi de elinden geleni yaptığını düşünürken var olan duru-mu daha da beter bir hala getirmemek için romantik ve hele ki idealist tavırlardan sakınmak.”

Ve kitabının yukarıda özet geçmeye çalıştığım giriş bölümünden sonraki kısmını bu cevabın bir denemesi olarak nitelendiriyor yazar. Bunları yazarken kendisinin ne kadar tarafsız bir analiz yapabildiğini okurken sorgulamıyor değil insan ama benim için olayı soğuk akademik makalelerin haricinde, bu şekilde insanın bağrında hissettiren bir romandan okumak daha samimi geldi. Kitabın isminin neden Kaktüs Çiçeğini’nin Sürgünü olduğunu Rima’nın ‘hikayesini’ okuduğunuzda öğreneceksiniz.. Başta da söylediğimiz gibi Rima’nın hikayesi biraz da içinden geçtiğimiz şu anın hikayesi.. İyi okumalar..

Eser Alpkaya

www.adimdergisi.org – Sayı – 3 – 2015

 

Hakkında Eser Alpkaya

Cevap Ver.

Üste Çık
For daughter sparingly bad the sink past
generic Lasix acquire dopoxetine