Düşük Bütçe, Az Ekipman, Amatör Oyunculuklar ama Büyük Hayal Gücünün İlginç Ürünleri: Türk Fantastik Sineması

Düşük Bütçe, Az Ekipman, Amatör Oyunculuklar ama Büyük Hayal Gücünün İlginç Ürünleri: Türk Fantastik Sineması

19. yüzyılda sinema ortaya çıktığında, ilk başlarda düşünülen bir sanat değil, daha çok dünyayı değiştirecek bir icat olarak kafalarda yer edinmişti. Ama yavaş yavaş başlayan ilk film çekim denemeleri bu düşünceyi yıkmaya başlamıştı. Fransız iki kardeş olan Lu-mière’lerin ilk gösterimleriyle başlayan sinemanın yolculuğu ilk günden insanlığı değiştireceğinin habercisi olmuştu. Ülkemizin sinemayla tanışması ise çok uzun sürmemişti. 1895 yılında Lumière Kardeşlerin yaptığı ilk gösterimden tam bir yıl sonra 1896 yılında Yıldız Sarayında Padişah II. Abdülhamid ve hanedan mensuplarına ilk film gösterimi saray hokkabazı olan Bertrand tarafından yapılmıştı. Böylelikle sinema yurdumuz toprakların ilk girişimini gerçekleştirmişti. Daha sonrasında aynı yıl halka açık ilk sinema gösterimi ile başlayan dönemler, 1903 yılında sinemayla ilgili ilk yasal düzenlemenin oluşturması ve 1908 yılında Sigmund Weinberg tarafından açılan ilk yerleşik sinema salonuyla sinemanın görsel şöleni Osmanlı zamanında ülkemizde başlamış oldu.

Sinemanın artık sadece görsel bir seyir değil aynı zamanda, bir film üretme durumunun da oluşması 1900 yıllarının ilk zamanlarında Manaki Kardeşlerin, bu ülke topraklarında ilk film çekimlerine başlamasıyla Türk Sinemasının ilk adımının atılışı da yapıldı. 1914 yılında Fuat Uzkınay’ın objektifinden çekilen ‘’Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’’ bizim il çekilen ‘’belge’’ filmimiz olarak başladı. O dönemle başlayan sinemamız, hep farklı dönemlerden geçerek günümüze kadar ulaştı.

Bu kısa Türk Sineması tarihimiz üzerine bilgiden sonra, yazımızın asıl konusuna giriş yapmak gerek. 1900 yıllarda başlayan sinemamız 1950’lere gelene kadar önce ordunun daha sonrasında tiyatronun tekelinde işleyen bir sinemaydı. Ama 1948 yılında Türk Sinemasının ‘’koca çınarı’’ Ömer Lütfi Akad’ın çektiği ve Türk Sinemasının tiyatrodan bağımsız bir sinema oluşumunu sağlayan ve ‘’Sinemacılar Kuşağı’’nın öncüsü sayılan ‘’Vurun Kahpeye’’ filmi ile Türk Sinemasının gerçek bir başlangıç yaptı. O dönemden sonra çekilen filmler daha özgün bir dille ve daha sinema sanatı içine dahil edilen bir oluşum olarak devam etti. O dönemden sonra sinemamız toplum sınıflarından, Anadolu destanlarına, melodramlara değinen birçok filmi halkla buluşturdu. Ve bizim sinemamızı en ilginç kılan işlerde işte bu döneme denk gelmekteydi. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan filmlerin başlangıcı olmaya başlamıştı. ‘’Avantür’’ olarak adlandırılan ve günümüzde asıl ismini tam olarak alan sinema oluşu-mu o zaman doğmuştu. Türk Fantastik Sineması…

1950’ler Hollywood işini öğrendik. Çekelim Bir şeyler; İlk Yıllar Türkiye film işine geç giren bir ülkeydi. 1950’le-rde ülkemizde sinema endüstrisi yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. 1950’lere kadar sinemamız tiyatro elindeydi ve çekilen filmlerin çoğu statik ve sahneyle sınırlandırılmıştı. Bu nedenle sinematografik değerlerden uzak filmlerdi. 1950’lerde bahsettiğimiz Lütfi Akad ile başlayan dönem, sinematografik bir dile sahip, daha geniş alanlara yayılmış, stilize çekimlerle oluşturulan filmlerden oluşmaktaydı. Bu dönemlerde de sinemamızda artık bir endüstri oluşumu da bulunmaktaydı. İlk yapım şirketlerinin kurulmasıyla sinemamız artık bir endüstrisine de kavuşmuştu. O dönemdeki yapımcılar halkın nabzına göre şerbet misali bir düşünceyle ilerlemekteydi. Sinemamızda Hollywood filmlerinin boy gösterdiği zamanlarda halk bu filmlere ilgi duyuyordu. Macera ve aksiyon temalı filmler, insanların sinemaya akın etmesini sağlıyordu. O dönemdeki Türk yapımcılar bu tarz filmler çekmek isteğiyle kolları sıvadılar.

İlk dönemlerde yönetmenlikle başlayan daha son-rasında, yapımcılık işini ve sinemayı Hollywood mecrasından öğrenen Turgut Demirağ, bu adımı ilk atan isimlerden olmuştu. 1952 yılında ‘’Darcula’’ filminin bir yerli uyarlamasını çekmek için kolları sıvayan Demirağ, senaryo için Türk Edebiyat tarihçisi ve yazar Ali Rıza Seyfioğlu’nun ‘’Kazıklı Voyvoda’’ romanından başladı. Ama senaryoya yönetmen Bram Stroker’ın ‘’Dracula’’sından sahneleri eklemeleri yaparak bir nevi yerlileştirmeye gitti. Film aynı sene tamamlandı. Yönetmenliğini Mehmet Muhtar’ın yaptığı filmde, Muhtar filmin senaryosunun hazırlan-masında da katkıda bulundu. Film o dönem ‘’Darkula İstanbul’da’’ adıyla salonlarda yerini aldı.

Düşük bir bütçeyle çekilen film, ilk başta bakıldığın-da özgün bir edebiyat uyarlaması gibi gözükse de, ‘’Dracula’’ filminin neredeyse tamamının da hikâyesini içermekteydi. Filmde değişikliğe uğrayan tek şey Mina karakterinin kişiliğiydi. Orijinal filmde ağır-başlı bir kadın karakter olarak bulunan Mina, bu yerli yapımda bir dansöz olarak karşımıza çıkmaktaydı. Filmde Kont Drakula’yı Atıf Kaptan oynarken, genç Mina’yı o dönemlerde gece kulüplerinde dansözlük yaparken keşfedilen, Avustralyalı dansöz Annie Ball canlandırmaktaydı. Böylelikle sinemamız egzotik göbek dansının beyaz perdeye yansımasını yaşamış, hafif bir dozda erotizmde sinemamızda yer almıştı. Küçük bir bütçeyle çekimleri yapılan film, çoğu sinema tarihçisine göre o dönemin teknolojisine göre ustaca çekilmiş bir film olarak görülmektedir.

Filmin o dönemdeki teknolojiye göre ustaca çekilmesiyle ilgili uzun zaman önce okuduğum bir yazıda hem baya bir güldüğüm hem de baya bir etkilendiğim bir anekdotu aktarmak gerek. Filmin o dönem sanat yönetmenliğini yapan Sohban Kabaoğlu filmin çekimiyle ilgili bir anısından bahsediyordu;

‘’Bütün efektler, en basiti bile, bir sürü sorun yaratıyordu. Örneğin bir mezarlık sahnesinde sise ihtiyacımız vardı. Zemine çökmüş ve arkadan ışıklandırılmış duman bulutu yapmak zorundaydık. Ama bunu sağlayacak donanımdan yoksunduk. Peki bu bulutu nasıl sağladık? Çok basit bir şekilde. Ek-ipten otuz kırk kişi, her birinin ağzında üçer dörder sigara, görüntüye girmeyecek biçimde yere uzandılar ve çekim boyunca durmaksızın sigara dumanı üfle-diler!“

1950’lerde Türk Sinema salonlarında gösterilen ‘’Drakula İstanbul’da’’ o dönemde çekilen fantastik filmlerin ilklerindendi. Bu sinemamız için bir dönemimde başlangıcı oldu.

1950’lerin Devamı-1960’lar: Bir şeyler çektik, devamını getirelim; Seriyaller 1950’lerde İstanbul sokaklarında dolaşan ilk fantas-tik karakter Drakula değildi. Ama başlangıcıyla beraber ardı arkası kesilmedi. O dönemlerde sinemamızda ‘’Tarzan İstanbul’da’’ ile Tarzan’da İstanbul sokak-larında görünmüştü. 1955 yılında çekilen ‘’Görünmez Adam İstanbul’da’’ ile Görünmez adamda İstanbul’u ziyaret etmişti. Tabi o dönemlerde çekilen fantastik yapımlar sadece Hollywood yapımlarındaki karakterler haricinde, doğu etkileri taşıyan karakterlerde bulunmaktaydı. 1953 yılında çekilen, peri masalı esintili ‘’Balıkçı Güzeli’’ ile dev bir örümcek beyazperdede yerini aldı. 1955 yılında ‘’Uçan Daireler İstanbul’da’’ filmi ile bu sefer uzaylılar sevimli halleriyle beyaz-perdemize taşınmıştı. Bu dönemden sonra fantastik sinemamız üç başlık üzerinden ilerlemeye devam etti. Öncelikle doğu esintili cinlerin, perilerin, dansözlerin ve gösterişli kahramanların gösterildiği peri masalı yapımları boy gösterdi. Daha sonrasında sinema salon-larında başarılı gösterimler yapan Amerikan filmler-inin yerli uyarlamasıyla devam etti. Ama asıl dönem ise sonrasındaydı. Maskeli süper kahramanların ve maskeli kötü adamların yer aldığı ucuz maliyetlerde amatör oyunculukların bolca bulunduğu avantür filmler sinema salonlarında boy gösteriyordu. Bazen bu üç türün birleştirildiği, benzeri olmayan ilginç ve bir o kadarda eğlenceli melez işlerde ortaya çıkmaktaydı.

1960’lı yıllara geldiğimizde, bu dönem Türk sinemasının da altın çağının başladığı dönem olarak anıl-maktadır. 1961 anayasasıyla desteklenmeye başlanan sinemamız, büyük bir üretim dönemine girdi.

O dönemde sanatçılara tanınan ifade özgürlüğü hem daha iyi işlerin çıkmasına, hem de sinemamızın daha iyi bir ilerleyişini sağladı. Sektör anlamında sinemada bu dönemle beraber daha büyük bir patlama yaratmıştı. O dönemde sinemada yapımcıların borusu daha fazla ötmeye başladı. O dönemde çekilen filmlerde senaryo desteği aranırken başvurulacak kaynaklar aranmaktaydı. Ve ilk akla gelen 1930’larda ülkede patlamaya başlamış ve halk tarafından çok sevilen çizgi romanlar oldu. Seriyaller dönemi bu şekilde başlangıcını atmıştı.

O dönemde çekilen filmler hızlı bir işçilikle hazırlanıyordu. Birçok film çok kısa sürede çekilip, hazırlanıp sinema salonlarında gösterime sunuluyordu. O dönemde sinemanın alanındaki her insan bu koşturmanın içinde bu hıza kapılıyordu. Bir sette başlayan oyuncu apar topar başka bir filmin çekimine de gidiyordu. Çoğu oyuncu bir günde dört beş filmde oyunculuk yapıyordu. Figüranlar için ise bu sayı daha fazla bir durumdaydı. O dönemde senaristler aynı anda birkaç filmin senaryosuyla uğraş-maktaydı. Filmlerin ustaları rejisörler ise çoğu kez bir dönemde çok fazla film çekimleri yapmaktaydı. Bazen bir film iki ya da bir hafta gibi kısa bir sürede çekimleri tamamlanabiliyordu. Bu çekimlerle ilgili bir rekor bile oluştuğu söylenebilir. Yönetmen Çetin İnanç’ın bir günde başarılı bir film çektiği rivayet edilmektedir. O dönemin efsane yönetmenlerden Yılmaz Atadeniz bir söyleşisinde, bir film iki ay gibi kısa bir sürede yazılıp, çekilip, kurgulandıktan sonra gösterime sunulabiliyor-du. İşte bu dönemler ışığında fantastik sinemada hızlı bir film grafiğini yakalamıştı.

Bu dönemde çekilen ve bana göre de seriyaller döneminin fantastik sinemamıza kazandırdığı en önem-li yapım ‘’Kilink’’ti. Yönetmen ve yapımcı Yılmaz Atadeniz’in İtalyan sadist fotoroman dergisi ‘’Krim-inal’’den esinlenerek senaryosunu oluşturduğu filmin ilginç ve eğlenceli bir yapım hikayesi bulunmakta. Yılmaz Atadeniz gazete’de bu fotoromanın Türkiye’de yayınlamasıyla ilgili ilan sonrasında, film yapımla ilgili

ilk düşüncelerini ortaya koymaya başlamıştı. Yaptığı ilk iş ise filmin karakteri ‘’The Killing’’ yerli bir isim bulma girişimiydi ve ‘’Kilink’’ bu şekilde doğmuştu. O dönem-de ‘’Kilink’’ filminin kast çalışmalarına başladığında ilginç bir işin ortaya çıkacağını belli etmişti. ‘’Kilink’’ kostümü için yurt dışından getirilen tekstil boyası ve hazırlanan iskelet çıktıları eşliğinde hazırlandı. Yönet-men Yılmaz Atadeniz 1967 yılında kendi film şirketini kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede ‘’Kilink İstanbul’da ‘’ filmini piyasa sürdü. Aynı zamanda yönetmen bu filmle beraber ‘’Kilink Uçan Adama Karşı’’ ve ‘’Kilink’’ aynı anda çekmişti. Bir röportajında Yılmaz Atadeniz bu yaptığı işi şu şekilde açıklamaktaydı.

‘’O dönemde ‘’Kilink’’, ‘’Kilink İstanbul’da’’yı ve ‘’Kilink Uçan Adama Karşı’’ yı aynı anda çekiyordum. Her biri için belirli ekipler oluşturmuştum. Bu aslında o dönemlerde oluşan kurguculuğun verdiği bir yetenekti. Birde tabi ki de çok iyi bir satranç oyuncusu olmam ve hamleleri iyi hesaplamam, kafamda üç filmin şablonun oluşturmamı sağlamıştı. Hiç atlama yapmadan ve klaket kesmeden bir şekilde filmleri tamamlayabiliyordum.’’

O dönemde film büyük bir ticari başarı sağlamıştı. Bir ay gibi kısa sürede, düşük bir bütçeyle çekilen bu film, normal gelirinin üç katını kazanarak sinema tarihimizde büyük bir yer edinmişti. Daha sonrasında devam filmleri ‘’Kilink: Soy ve Öldür’’ile uluslar arası bir suç örgütüne kafa tutan Kilink, ‘’Kilink Frankenstein’a Karşı’’ ile bu sefer Frank-estein cana-varıyla başa çıkmaya çalıştı. 1967 yılında çekilen ‘’ Man-drake Kilink’e Karşı’’ ve ‘’Dişi Kilink’’ bu serinin de-vam filmlerin-dendi. Aynı zamanda Franco Nero’nun can verdiği ünlü karakter Django ile buluştuğu 1967 yapımı ‘’Cango: Ölüm Süvarisi’’ adında bir western yapımı da bulunmaktadır. Batıda çok bilinmeyen bu çizgi roman kahramanı Türk Sineması tarihinde büyük bir yer edindi.

1960’ların ortasında patlayan seriyaller, ‘’Kilink’’ dışında birçok yapıma da ev sahipliği etmektedir. O dönemlerin yapımcılarından Mehmet Çaydamar daha renkli, daha enerjik ve o dönemde ünlü olan ‘’Örümcek Adam’’ üzerine bir uyarlama yapmak fikriyle yola çıktı. Çoğu söyleşisinde telif haklarıyla ilgili bir korkusu olmayan yapımcının, bu girişimi sonucunda düşük bütçeli ve amatör oyunculuğun bolca bulunduğu 1966 yılı yapımı ‘’Örümcek Adam’’ filmi ortaya çıktı. Aynı yıl yapımcılar bu sefer Türkiye’de ismi duyulan ‘’Flash Gordon’’ üstüne gitmeye çalıştılar ve orta-ya ‘’Baytekin: Fezada Çarpışanlar’’ filmi çıktı. Bu filmde Baytekin karakterinin Ming ve kaya adamlar çetesine karşı mücadelesini anlatmaktaydı. Aynı yıl çekilen ‘’Fantoma İstanbul’da Buluşalım’’ ile karşımızda bu sefer ‘’Batman’’ vardı.

1968 yıllarında bir başka Yılmaz Atadeniz filmiyle karşı karşıyaydık. Bu sefer yönetmenin objektifinde ‘’Kızıl Maske’’ vardı. Ama Atadeniz bu filmin yönetmenliğini o dönem asistanı olan Çetin İnanç’a bıraktı. Mor giysili bu süper kahraman büyük bir rekabeti de ortaya çıkardı. Aynı dönemde rakip bir firma aynı isimle filmi çekip piyasaya sürmesiyle, yapım şirketleri arasındaki rekabetler ve bu nedenle oluşan film yapmaktaki hızlılık başlamıştı. 1970 yılına gelindiğinde ise hafif çıplaklık ve erotizm dozu katılmış yeni bir ‘’Kızıl Maske’’ filmi ‘’Kızıl Maskenin İntikamı’’ salonlara sunulmuştu. Bu sefer bu filmin yönet-men koltuğunda Cavit Yörüklü bulunmaktaydı.

1960’larda başlayan seriyaller dönemi sinemada sadece maskeli kahramanları sokmamıştı. Erotizminde girişine ön ayak olmuştu. O dönemde sinemadaki görselliği oluş-turan aynı zamanda filmin para getirmesine de ön ayak olmaktaydı. Bir filmin para getirebilmesi için gerekli olan bazı özellikleri taşıması gerekirdi. Bunların başımda genelde kahramanlık, şiddet, seks ve sadizm gelmekteydi. Bir şekilde bu 1970’lerin ortasında başlayan ve 80 ask-eri darbesine kadar süren Erotik Film furyasının da adım olarak ilklerini oluşturmaktaydı.

http://banzai-shop.ru/disqus/skolko-rabochih-dney-v-pervom-kvartale-2017.html 1970’ler: Kahraman Maskeli olsun, Ucuz olsun, Bizden Olsun; Ucuz Süper Kahramanlar Dönemi

1960’larla başlayan avantür sinema adımları 1970’lere gelindiğinde, daha sağlam bir patlama oluşturmuştu. Düşük bütçeli, ucuz maskeli kahramanlar beyazperdede daha çok yer edinmeye başlandı. Yönetmen-yapımcı Yılmaz Atadeniz ve onu izleyen sinemacılar için en büyük esin kaynağı 1930’lı yılların çizgi romanlarıyla, 1940’lı

yıllarda Amerikan Hollywood piyasasında çekilen seriler-di. ‘’Zorro’’ , ‘’Yalnız Süvari’’, ‘’Zagor’’ gibi karakterler esinlenen yönetmenler bunların yerli isimleriyle başladılar. Bir anda sinemamızda ‘’Demir Pençe’’ler , ‘’Şimşek Hafi-ye’’ler yer almaya başladı. Ama birçok sinema tarihçisine ve bana göre de kostümlü kahramanların arasında bizim sinemamızda en önemli yer edinenlerin başında ‘’Süper-men’’ gelmekteydi.

İlk olarak 70’leri geçiş zamanında, 1969 yılında ‘’Süpermen Fantoma’ya Karşı’’ ile sinemamızda gördük Süper-men’i. Yönetmenliğini Kayahan Arıkan’ın yaptığı filmin, senaryosu da kendisine aitti. Böyle bir filmi o zamanlarda beyazperdemizde görmemizin en büyük sebebi ‘’Fanto-ma’’ karakteriydi. 1910’ların başında yayınlanan Fransız çizgi romanı, 1960’lı yılların ilk başında Fransız iki komedyenin başrolünü oynadığı film serisi olarak karşımı-za çıkmıştı ve o dönemlerde ülkemizde çok sevilmişti. Bu nedenle o dönemim yapımcıları boş durmamış anlaşılan ve filmin bir yerli versiyonu için kolları sıvamıştı. Filmde bu iki efsane karakterin yanına bir de James Bond serisinin ilk kötü karakterlerinden ‘’Dr. No’’ yuda ekleyen yönet-men ilginç bir iş ortaya çıkarmıştı. Daha sonraki yıllarda bu Süpermen filmini ardı ardına iki film takip etti. 1971 yılında ‘’Süper Adam’’ ve 1972 yılında ‘’Süper Adam Kadınlar Arasında’’. Ama sinemamızın en önemli Süper-men atağı 1979 yılında çekilen, yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu eşiyle beraber yazan Kunt Tulgar’ın ‘’Süpermen Dönüyor’’ filmi ile oldu.

1979 yılında kısıtlı bir bütçeyle çekilen film, ucuz yollu özel efektler örülmüş, amatörlük tadını çok iyi veren ve bir o kadarda ilginç kavga sahneleriyle bezenmiş bir filmdi. Kunt Tulgar için o dönemdeki sinemamız açısından tek başına bir endüstri diyebiliriz. Yönetmenlik ve yapımcılık-tan önce 1960’larda sinemaya oyuncusu olarak başlamıştı. Genel olarak gerilim ve cinayet filmleri çeken Kunt Film’i kurduktan sonraki ilk işi, 1974 yılında çektiği ‘’Tarzan Korkusuz Adam’’ filmi olur. Hatta o dönemlerdeki en ilg-inç işlerinden biri olan ‘’Ejderin İntikamı’’ filmi ile dövüş sanatları üzerine bile gitmişti. ‘’Süpermen Dönüyor’’ filmi birçok eleştirmene göre büyük bir özgüven ürünü ya da büyük bir delilik olarak görünüyordu. Çünkü Tulgar’ın giriştiği bu olay çok ilginç bir durumdu. Büyük bütçeli bir filmi, sıfır bütçeye yakın bir durumla bir uyarlamasını yap-mıştı. Yakın zamanda Kunt Tulgar’ın izlediğim bir röpor-tajında, film için günümüz teknolojisine sahip olunsaydık daha iyi bir iş ortaya koyabilirdik demişti. Bana kalırsa
ne kadar tuhaf ve kötü bir iş olsa bile, bir parodi olarak bakabiliriz bu işe. Ama Kunt Tulgar’ın böyle bir işle ortaya çıkması, o dönemin tek işlerinden değildi. O dönemlerde bu şekilde alt-türün parodisi olan birçok yapım sinemamızda boy gösteriyordu. Bunlardan biride Fantastik sinemamızın baş aktörü Yılmaz Atadeniz’in 1979’da çektiği ‘’Süper Selami’’ydi.

Filmin başrolünde o dönem erotik furyanın en önemli ismi Aydemir Akbaş bulunmaktaydı.  Filmde haliyle cinsellikten uzak durulmuyordu. Filmin başlangıcıyla zaten her şeyi ortaya koyuyordu. Bir mağarada paçalı don giymiş bir guru tarafından süper güçler bahşedilen Selami karakteri bulunmaktaydı filmde. Filmin bir sahnesinde Selami uzun paçalı donunu çıkarmayı unuttuğu için süper güçlerini kullanamıyordu. Onların süpermeninin krypton taşı varsa bizimkinin de paçalı donu var. Film görsel açıdan oluşturulan yumuşak bir cinsellik içermesi ve bazı cinsel sahnelerin sertliği göz önüne alındığında, biraz kırpma yapılmış olabileceği de muhtemel bir yapım. Aslında baktığımızda bu Aydemir Akbaş’ın oynadığı ilk Fantastik Film değil. Bir diğer yapım ise bilim kurgu temalarıyla süslenmiş yumuşak seks komedisi ‘’Astronot Fehmi’’ filmi. Filmin üzerine konuşmak gerekirse uzaylıların türünün devamı için Aydemir Akbaş’ın oynadığı karakter Fehmi’yi kaçırmasıyla başlıyor. Başlangıç buysa gerisini siz düşünün.

70’lı yıllar Fantastik sinemamızın yapımlarına baktığımızda, neyse ki birkaç yapım baştan savma değil. Bu yapımlardan en bilineni de ‘’Üç Dev Adam’’ filmi. 1973 yılında çekilen, yönetmenliğini Fikret Uçak’ın yaptığı film-de karşımızda iyi tarafta Kaptan Amerika ve Santo, kötü tarafta ise ilk defa kötü olarak işlenen Örümcek Adam’ı görmekteyiz. Kaptan Amerika rolünde avantür filmler üzerine en önemli aktörlerden görünen Aytekin Akkaya, Santo rolünde dereceli bir Milli güreşçi iken 1970’lerde Yeşilçam’a geçiş yapmış Yavuz Selekman bulunmakta. Kötü adamımız Örümcek Adam rolünde ise Yeşilçam’ın üçüncü adamlarından Tevfik Şen bulunmakta. Film gerek karmaşık ve grotesk havası, gerek taşıdığı ilkel sadizm ile ilginç bir yapım olarak görülebilir. Ama çoğu sinema yazarına göre, tek boyutlu tiplemeleri, hızlı aksiyonu ve tuhaf senaryosu ile daha bir çizgi roman uyarlaması olarak görünmektedir. Fantastik sinemamızı 1960’lar ve 70’lerde andığımızda bir şekilde hep karşımıza Yılmaz Atadeniz çıkmaktadır. Onun yine bir ilginç bir işinden bahsetmek istiyorum. Karşımızda yine bir Santo klonuyla karşımıza çıkan ‘’Yılmayan Şeytan’’.

1972 yılında beyazperdemizde gördüğümüz ‘’Yılmayan Şeytan’’da başrollerde, yine fantastik sinemamızın en ilginç isimlerinden Kunt Tulgar bulunmakta. Kötü karakter Doktor Şeytan olarak ise Yeşilçam’ın efsane ismi Erol Taş bulunmakta. Bir diğer ilginç isim ise, süper kahramanın yardımcısı olarak karşımıza çıkan rahmetli Erol Günay-dın. Film kostümler üzerinden ilginç bir iş çıkarmış. Santo kıyafeti ayrı bir durumda. Kahramanımızın yardımcısı, binici kıyafeti üstünde bodur şapka takmış ağzından lületaşı piposu eksik olmayan şişman, tam bir Sherlock Holmes uyarlaması bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Doktor Şeytan ise, aşağı doğru kıvrımlı bıyıkları ve uzak doğu kıyafeti üstünde bir karakter olarak gösterilmekteydi. Doktorumuzun en büyük silahı ise, hantal bir şekilde ilerleyen ve üzeri çam ağacı ışıkları gibi aydınlanmış, ambalaj kutularından yapılmış bir robot. Senaryo dahilinde de ilginç bir iş ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu yazı üzerine araştırma yaptığım sıralarda, filmle ilgili ilginç bir hikâyeye rastladım.

Filmin yapımcılığını da yapan Yılmaz Atadeniz’den habersiz bir şekilde, film İtalyan bir firmaya ‘’Yılmayan Adam’’ adıyla satılır. İtalyan şirket filmin adını değiştirir ve ‘’Görünmez Batman’’ ismiyle yayınlar. Daha sonrasında İtalyan firma, aynı filmi ‘’Ölümsüz Şeytan’’ adıyla, bir Amerikan filmi olarak göstermek suretiyle Türkiye’ye satmaya karar verir. Film tamamıyla değiştirilmiş, jenerikte geçen isimler İngilizceleştirilmişti. Bir şekilde yönetmen ve oyunculara İngilizce isim uyduran şirket, iş Kunt Tulgar’ın ismini değiştirmeye geldiğinde ortaya yaratıcılıktan uzak ‘’Kunt Brix’’ ismi çıkmıştı. Film bu şekilde birkaç pazarda satışa sunulabilmişti ve oluşan bu olay Türk Sinema tarihinde yapımcılarımızın maruz kaldığı tuzaklara örnek oluşturan bir olay olarak yer edindi.

Ülkemizin yönetmenleri Fantastik sinema üzerine bir şekilde belli işler ortaya koymuştu. Ama sinemamızda en ilginç örneklerinden biri de, yine bir İtalyan’ın elinde oluştu. 1970’lerde ülkemiz ucuz yapımlar üretmenin kolay olduğu bir ülke olarak görülmekteydi. Genel olarak bürokrasinin olmadığı zamanlar, İtalyan filmciler için cazip bir fırsat yarattı. İtalyan yönetmen Italo Martinenghi, 1960’lı yıllarda ülkesinde çektiği ‘’Üç Süpermen’’ serisi ile hem büyük başarılar kazanmıştı hem de büyük bir gelir elde etmişti. Ama sonraki yıllarda düştüğü maddi zorluklar sonucunda maliyeti düşürmek ve işin içinde kalmak için aradığı yollar onu Türkiye’ye getirdi. 1979 yılında Türk sinemasının bilinen en önemli yapımcılarından Türker İnanoğlu ile ‘’Süpermenler’’ filmini Türkiye’de çekmek için ortaklık yapar. Filmin başrolünde Türk Sinemasının efsane jönü Cüneyt Arkın bulunmaktadır. Ortaya çıkan iş ise tam bir komedi olur. Film bir zaman makinesine göz dikmiş üç kanundışı adamın öyküsünü anlatmaktadır. Film tabi dönemine göre belli bir paydadan nem alır. Ama bu yönetmenin Türkiye’de son sinema işi olmaz.

1960’lı yılların ortalarında, sinemamızla buluşan Bat-man’ın bu ilk ve efsane buluşması değildi. 1973 yılına geldiğimizde Batman’ın beyazperdemizdeki en ilginç yapımıyla karşılaştık. Sinemamızın yine tek başına endüstri adamlarından Savaş Eşicinin elinden çıkan bu film, onun diğer işlerinde olduğu gibi kötü bir işçiliğin ürünüydü. Fantastik sinemamıza birçok yapım bırak-mış bu yönetmenin en bilinen işlerinden olan bu film-de, başrollerde o dönem avantür filmlerin birçoğunda yer edinmiş, amatör filmlerin o dönemdeki aranın yüzü ve ‘’Zagor’’ karakterine sinemamızda hayat vermiş isim Levent Çakır bulunmaktaydı. Batman yardımcısı Robin olarak karşımıza çıkan isim ise İstanbul sirklerinde akrobat olarak çalışıp, 1960’ların sonunda sinemaya giriş yapan Hüseyin Sayar bulunmaktaydı. Kadın başrolde ise Erotik dönemin isimlerinden Emel Özden bulunmaktaydı. Filmle ilgili, ilk olarak ismiyle zaten tuhaf bir iş olduğunu göster-mekteydi. Türkçe okunuşuyla, ‘’Bedmen Yarasa Adam’’ olarak piyasaya sürülen film, aksiyon sahnelerindeki düzensizlik, oyunculukların kötü oluşu, genel çekim düzeni ve daha sayacağımız birçok konu üzerine kötü bir işçilik taşımaktaydı. Akrobatik dövüşme sahneleri ve hafif dozda sevişme sahneleri üzerinden sunulan erotik durumla, filmi kurtarmaya çalışılmış ama bu filmi bir macera filmi yerine, fantastik sinemamızda her zaman olduğu gibi alt-tür parodiden öteye götürememiş.

1970’ler sinemamız açısında hep ilginçliklerle dolu olmuştur. Normal Yeşilçam hikâyeleri ile ilerleyen filmlerin yanında, 70’lerin ortalarında bir anda patlak veren Erotik furya ve tabi bunların içerisinde ilginçliklerin bir araya gelerek oluşturduğu avantür ya da genel bilinen ismiyle Fantastik sinemamızda bulunmaktaydı. Ama bütün bu garipliklerin ışığında, tüm kötü yapımlarda olduğu gibi, çoğu saygın ürünlerin umut bile edemeyeceği güçlü bir büyüleri vardı bu filmlerin. O dönemde bu filmleri yapan-lar, ciddiye alınmayı bekleyerek ortaya çıkartmamıştı bu işleri. O dönemim Türk izleyicisi bu filmlerde oluşan sığ mizahın farkındaydı. Eğlencesini biliyorlardı ve o şekilde bir seyirci cazibesi oluşuyordu. Ama şunu söylemek gere gerçek bir saygıyı hak eden yapımlar bu işler. Son derece eğlenceli ve defalarca seyredebilinen bu filmler, mütevazı kaynaklarının onlara emanet ettiğinde çok daha büyük bir izleyici kitlesini hak etmektedir.

http://www.gstudyabroad.com/demo/lechenie-raka-zolotim-usom.html лечение рака золотым усом 80’li Yıllar: Sinemamıza asker girdi, darbe geldi geçti, ama o eski tatta bir şeyler yapalım; Tükeniş Yılları

70’lerin göreceli sinema zaferinden sonra, 80’lere geldiğimizde fantastik Türk filmlerin rastlamak giderek zorlaşmıştı. 1980 Askeri darbesinden sonra, sinemaya asker girip, Türk sinemasını dağıtmıştı. 70’lerin ortasın-da sinemamızda başlayan seks furyası bu dönemle son bulmuştu. Sansür artış durumu sinemamızı çıkılması zor bir duruma sokmuştu. 80’lerde yapım şirketlerinin planladığı yerli yapım patlaması giderek azalmış, yıllar geçerken ortaya çıkan işler gittikçe daha da kötüye gitmeye başladı. Başbakan Turgut Özal, her zamanki yurtdışı sahasına girme planını, sinemaya da uyarlama yoluna gitti. Film yapımının üzerine oluşturulan yasal denetimlerinin sıkılaşması, ülkemizde daha çok yabancı dağıtımcılarının girmesine neden oldu. 80’lerin en parlak dönemi olarak lanse edilen 87 yılında ülkemizde ortaya çıkan 97 yapıma karşı, sinemamızda 320 yabana film ithalatı olmuştu.

Fantastik yapımlar üzerine birkaç ciddi atılımda olmamış değildi. Yeşilçam’ın önemli yönetmenlerinden Atıf Yılmaz 1980’lerin ortalarında ciddi denemelere girişti. Aslında ortaya çıkan filmler, genel Türk sinemasındaki fantastik yapımlardan farklı bir fantastizm taşımaktaydı. Atıf Yıl-mazın 1985 yapımı ‘’Adı Vasfiye’’ ve 1986 yapımı ‘’Aaah-hh Belinda!’’ genel hikaye bakımı üzerinden bakıldığında, kimlik bunalımı ve hayatın anlamı üzerine ortaya çıkan deneysel araştırmaların alegorik hikayelerinden oluşmak-taydı. Bu filmlerin diğer bir özelliği de, 1980′lerde politik olarak bastırılmış Türk entelektüellerinin içinde bulunduğu zorlu durum hakkında çok şey ifade ediyorlardı.

1985 yapımı ‘’Adı Vasfiye’’ filminde başrolünde gördüğümüz isim, 1980’li yılların kadın kimliği üzerine birçok filmde oynamış Müjde Ar bulunmaktaydı. Filmin senaryosu, Necati Cumalı’nın kalema aldığı ‘’Ay Büyürken Uyuyamam’’ adlı kitabındaki beş öykünün üzerinden değerlendirerek Barış Pirhasan elinden çıkmıştır. Fantastik oluşumu sağlayan ise, hikayenin dört farklı anlatıcı tarafın-dan sunuluşu olmuştur. Vasfiye karakterinin kendi kim-

 

lik arayışı üzerinden kadın kimliğinin sunuluşu şeklinde ilerlemektedir. Diğer yapım ‘’Aaahhh Belinda!’’ ise yine karşımızda Müjde Ar bulunmaktadır. Bu hikayede düşle gerçek arasında bir ilerleyiş hakim olmaktadır. Bir burjuva güldürüsü olarak lanse edilen Amerikan bağımsız yapımlarındaki hikaye yoğunluğunda, karakterin kimliğini düşle gerçek arasında arayışı sunulmaktadır. Bunlar o dönemde bahsettiğimiz gibi, genel fantastik sinemasının dışında daha farklı bir seyir sunmaktadır.

 

1980’lerin en tedirgin edici fantastik çalışmalarından biri de Orhan Oğuz’un elinden çıkan ‘’Üçüncü Göz’’ filmidir. 1989 yılında gösterime sunulan film, genel olarak psikolojik korku ve gerilim değerleri yüklüydü. Başrolünde Tarık Akan’ın oynadığı film, bir yönetmenin aydınlanma üzer-ine yaşadığı bunalımları anlatırken, daha sert ve depresif bir yöntemle bunu sinemaya sunuşu görülmektedir. Film yapamayan bir sinemacı üstünde uğraştığı projeye kafayı öyle takar ki konuşmayı ve rolünü oynamayı öğrettiği genç hayali başkahramanının gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Sonra adama bir silah verir. Bu, yazarın kafasının uçurulduğu ve beyninin, çöpe atılan senaryosunun üstüne dağıldığı kanlı finalin girişidir.

80’li yılların yapımlarına bakıldığında, önceki zaman-ların fantastik sineması üzerine çağrışımlar yapan işler ortaya çıkmaktaydı. Daha çok korku sineması üzerinden fantastik yapımlar sunan sinemacılar, Avrupa Sanat Sineması ekolünü işleri üzerinden, daha çok sinemamızda yerli işleri çıkarmaktaydı. Bu filmlerin ilginç olmalarına rağmen, eski fantastik sinemamızın tadını yeniden yakalamak için ortaya çıkan en büyük iş için 1980’li yılların başına gitmek gerekiyor. 1982’i yılında Türk Sinemasının efsane jönü Cüneyt Arkın’ın yazıp, başrolünü Aytekin Ak-kaya ile paylaştığı ‘’Dünyayı Kurtaran Adamı’’ sinemamız-la buluşmuştu. Bu filmi anlatmaya filmin efsane diyaloguyla başlayalım; ‘’Merkeze duyuru, yükseliyorum…’’

Yönetmenliğini, sinemada Yılmaz Atadeniz’in asistanı olarak başlayan, daha sonralarında fantastik yapımlarda yönetmenlikte yapmış Çetin İnanç’ın yaptığı film, yönet-menin uluslar arası başarı kazandığı da film oldu. Tabi bu başarı filmin ironik durumu üzerine gelişmiş bir olay. Filmin senaryosunun da yazan Cüneyt Arkın’ın ilk olarak böyle bir düşünceyle yola çıkmasının temel sebebi, George Lucas’ın efsane işi ‘’Star Wars’’ ile karşılaşabilecek, yerli bir film yapmaktı. Ama ortaya ironik bir bilimkurgu komedisi çıktı. Filmin görüntülerine baktığımızda Yıldız Savaşları filminden alınan ödünç görüntülerle başlaması işin ilk ilginçliğini ortaya koyuyor. Film genel yapıda teknik yetersizliklerin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Yapım firması düşük bir bütçeyle işe koyuldu. Cüneyt Arkın’ın bir belgeseldeki röportajında, 45 gün’de Kapadokya’da çekimlerini yaptıkları filmde, mağaralardaki çekimlerde ışık ve nem gibi birçok sorunlarla karşılaştıklarından bahsetmişti. Film yurtdışında büyük bir başarı kazanmasıyla yurtdışına çağırılan Cüneyt Arkın, bir macera, bilimkurgu filmi ile bir başarı sağladığını beklerken, karşılaştığı olay onu bir hayli şok etmişti. Çünkü organizasyon yetkilileri çok iyi bir bilim kurgu komedisi çektiğiniz için sizi tebrik ediyo-rum diyerek Cüneyt Arkın’a büyük bir şok yaratmışlardı. Filmin genel olarak kurgu ve teknik yetersizlikler ne kadar ortaya kötü bir iş çıkarmışsa bile, bu oluşanlar filmi sine-manın ilgi çekici bir başyapıtı haline getirmiştir.

‘’Dünyayı Kurtaran Adam’’, düşük bütçeli Türk Fantastik sinemasının son demleriydi. Dönem televizyonun yükseldiği dönemdi. Bu dönemlerde yabancı yapımlar akın akın piyasamıza giriş yapıyordu. Dönemin yerli yapım şirketleri ise maddi kaynaklar üzerinden sıfırı görmekteydi. Bu durumlarda çekilen yapımlar artık yerli izleyicinin ilgisini çekmiyordu. Hal böyle olunca piyasanın altın çağlarında, pastadan payını alan yapımcılar yavaş yavaş piyasayı terk etmeye başladı. Cüneyt Arkın’a göre Türk Sineması bir aile gibiydi. Başarılı işler kutlanıyor, ama zayıf yapımlar aileden dışlanıyordu. Bir röportajında, Dün-ya’da hiçbir sinema yoktur ki yapım bütçesi seyircisinin elinden gelmektedir. İşte Türk Sineması bu şekilde işlemekteydi. Ama artık seyircide yerli yapımlardan uzaklaşmaya başladı.

 

Türk Sinemasının her dönemimde olduğu gibi, 80’li yıllarda o dönemlerde gişede başarı gösteren Batı film-lerinin yerli benzerlerinin çekimleri yapılmaya çalışıldı.

 

Bunlarda ilk ve ilginç işlerinden biri 1983 yılında çekilen, yerli ‘’E.T.’’ uyarlamamız ‘’Badi’’ydi. Herkesin ‘’Baba vurma ona uzaylı o!’’ diyalogu ile hatırladığı film, yönet-men koltuğunda Zafer Par bulunmakta. Yapımcılığını Şerif Gören’in yaptığı filmin senaryosu ise Barış Pirhasan’a ait. Senaryonun birebir ‘’E.T’’ benzer olduğu film, uzaylının kostüm tasarımı ve teknikler üzerine çuvallıyor ama sinemamızın ilginç işlerinden biri olarak tarihimizde yer ediniyor. O dönemde diğer bir yerli uyarlama ise Remzi Jöntürk’ün çektiği ‘’Altar’’ oluyor. Yerli bir ‘’Conan: The Barbarian’’ uyarlaması olan film, biraz daha görsellik açısından etkileyici bir iş çıkarıyor ama yine teknik durum-lar biraz çuvallamasına neden oluyor.

70’lerde Türk Sinemasına fantastik yapımı ‘’Üç Süper-menler’’i ucuz yolla ortaya çıkarmak için gelen yönetmen Italo Martinenghi, bu sefer 80’lerde bu kez elinde daha az bir bütçeyle ülkemiz yapımcılarının kapısını çalıyor. Bu işe ilk atılan ise, tek başına endüstri Kunt Tulgar oluyor ve ortaya akıllara zarar bir iş olan ‘’Üç Süpermen Olimpiyatlarda’’ filmi çıkıyor. 1984’te yapımı tamamla-nan film, ortaya çok kötü bir iş sunuyor. Filmin geneline baktığımızda, belli bir senkronda ilerlemeyen diyaloglar, komedi işi özel efektler, birbiriyle bağlantılı olmayan senaryo ayrıntıları, tiplemeler ve mekan tasarımlarının yanında bir sürü gereksiz araklama sahne ve komedi olma yolunda birçok ayrıntıyla dolu çok tuhaf ve kötü bir iş ortaya çıkmış. Filmin ilerleyişinde bir anda orta-

ya çıkan yeşil kukuletalı gangsterler ve kötü bir mayo seçimi ile maskeli bir kötü kadın karakter ve gümüş bir robot çıkıyor. Çoğu sahne 1973 yılındaki başarış tuhaf iş ‘’Üç Süper Adam ve Çılgın Kız’’dan araklan-mış şekilde araklanarak kurgulanan film, bir şekilde sinema tarihimizde yine kült statüsünde yerini alıyor.

http://churchmediabydesign.com/disqus/74.html Türk Fantastik Sineması Nerden Nereye Geldi? Peki Ne oldu Bu kadar Zamanda Fantastik Sine -mamızda?: Sonuç

 

1950’li yıllarda başlayan avantür yapımlar, birçok dönem-de farklı işler, faklı yapımlar ortaya çıkarak farklı bir yol oluşturdu sinemamızda. Bir çok yönden düşük bir bütçe vardı elde. Yapılan işlerde bu bütçe üzerinden oluşan teknik altyapı üzerine çekilmeye çalışıldı. Çoğu filmde oyuncular amatör isimlerden oluşmaktaydı. Bu isimler bu filmler ile anılmaktadır günümüzde. Oyuncu Aytekin Akkaya bir röportajında, günümüzde ben tek başıma bu sinemayı tekrardan aynı imkanlar elinde olsa oluşturmaya çalışabileceğini söylemişti. Aslında o dönem bir şekilde gerçek bir saygıyı hak ediyor. Eldeki imkanlar sonucun-da başarılı olmasa da kült statüsüne giren yapımlar orta-ya çıkmıştı. Türk sinemasının 100. Yılını kutladığımız geçtiğim sene bunun üzerine çok bir etkinlik yapılmadı. Birkaç yerde yapılan gösterimler ve küçük söyleşilerle, Türk Sinemasının altın çağını kapsayan bu dönem ve emekçileri çok az bir anma ile geçiştirildi. Önemli sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo, bu zamanlardan geçmişe baktığında Türk Sineması, her dönemde bir şekilde kendi intiharını planlayarak ilerledi ve oluşan belli durumlar bunu sonuçlanmasına neden oldu. Şimdi işte geçmişte sinemamıza baktığımızda bu yazıyla o döneme bir ışık tutmaya çalıştım. Tüm bu sinema emekçilerine bir saygıda benden olsun bu yazıyla.

Son olarak, bu dönemle ilgili batılı sinemaseverler için bu fantastik yapımlar büyük bir keşif olarak görülmekte. Mukavva dekorları, üsluplu oyunculukları ve insanları şaşırtan dehşet veren senaryoları, günümüzde beyazperdemizde çok az rastladığımız bir cazibe katmaktadır. Bu yazı üzerine yaptığım araştırmada bir anekdota rastlamıştım. Yazıyı bu anekdotla bitirmek istiyorum. Fransız eleştirmen ve yazar Alan Petit, bir yazısında bizim fantastik sinemamızı açıklar niteliğinde bir not düşmüştü;

‘’ Bu filmlerin hem zaaflarını hem de güçlü oluşlarını seviyorum. Çünkü onlar bize bir şeyleri yeniden keşfetme, tamamen yok olduğunu sandığımız bir sinemayla yeniden bağlantı kurma şansı veriyorlar. Bu filmlerde, bizi ilk kez bu tarz filmlere çeken şeyleri yeniden buluyoruz. Biz “B” filmler desek de Türk seyircisi için bunlar sinemadır, hem de büyük harflerle. Naif bir sinema, kesinlikle, çok fakir, ama hayalperestlik anlamında zengin, özgün düşsel nitelikleriyle kesinlikle büyüleyiciler. Bugünlerde böylesi düşlere rastlamak giderek zorlaşıyor.“

Benim notum ise başlığımdan gelsin; bizim sinemamız düşük bütçe, az ekipman, amatör oyunculuklar ama büyük hayal gücünün ilginç ürünleri, Türk Fantastik Sinemamız ve gerçek bir saygıyı hak ediyor.

Seyfi Demirci

www.adimdergisi.org – Sayı – 3 – 2015

 

Hakkında Seyfi Demirci

Cevap Ver.

Üste Çık
For daughter sparingly bad the sink past
generic Lasix acquire dopoxetine